• 1405
  • 0

Eğitimde Çuvallamak 

Eğitimin temel amacı siteminin devamını ve gelişimini sağlamaktır. Bu amaçla bir önceki kuşağın bilgisi ve birikimi yeni kuşağa aktarılır. Yeni kuşak bu bilgi ve birikimin üzerine yenilerini katar, eskinin hatalarını da düzeltir ve bu yeni kazanımını bir sonraki kuşağa aktarır. İnsanlık tarihi boyunca bu böyle olmuştur. Bu aktarım sayesinde her kuşak ateşi yeniden yeniden keşfetmek zorunda kalmamıştır. İnsanlık, gelişimini, tamamıyla adına eğitim de denilen bu sürece borçludur. 

 

Bir toplumun devamlılığı, eskinin bilgi birikiminin,  yeni kuşağa aktarılmasıyla mümkün olur. Bu süreç kesintiye uğrarsa, o toplumun gelişim hızı ya yavaşlar ya da tamamen durur. Ancak bu aktarımın sürmesi de yetmeyebilir. Yeni kuşaklar bu bilginin üzerine yenilerini de koyabilmelidir. Yeni, her zaman eskinin geliştirilmesi şeklinde ortaya çıkmaz, hatta çoğu kez yeni, eskinin yıkılmasıyla ortaya çıkar. Bir eğitim sistemi bu nedenle sadece mevcut bilginin aktarımıyla yetinemez tam tersi eski bilginin sorgulanmasına, yanlışlanmasına da imkan vermek zorundadır. Bunu kabul ettiğiniz anda sizin doğrularınızın, değerlerinizin yeni kuşaklar için aynı anlama gelmeyeceğine de kabul edersiniz. Zaten gelişme de budur. 

 

Bizler dedelerimiz gibi düşünemeyiz, dedelerimizin dünyasında yaşayamayız. Onların bilgilerinin, değerlerinin pek çoğu bizim dünyamızda geçersiz, hatta kimi zaman gülünç olur. Aynı şekilde çocuklarımız için de bizim doğrularımız, değerlerimiz geçersiz ve gülünç olacaktır. Bu sevinmemiz gereken bir şeydir. Bir toplum kuşaklar boyu aynı doğrulara, aynı değerlere sahip olmayı sürdürüyorsa o toplum gelişmiyor demektir. 

 

İnsanlığın toplumsal evrimi boyunca eski kuşaklar, yeni kuşakları değer tanımamakla, ahlaksızlıkla, tembellikle suçlayıp durmuş her eski kuşak bir sonraki kuşağa kuşkuyla bakmıştır. Ama insanlık gelişimini hep sürdürmüştür. Demek ki eski kuşakların yeni kuşaklardan hoşnutsuzluğu toplumsal gelişimin sağlık işaretidir. Eğer tersi olsaydı yani eski kuşaklar yeni kuşaklardan memnun olsaydı gelişimde durmuş olurdu.

 

Bir eğitim sistemi kurgularken eğer amaç sadece üretim sisteminin devamı değil, onun geliştirilmesi de olacaksa, elimizdeki temel nosyon, gençlerin bizim doğrularımızı, değerlerimizi sorgulamasının yolunu açmak olmalıdır. Çünkü gelişmenin bir başka yolu yoktur. Sadece bilgiler değişmez, o bilgiler beraberinde toplumu da değiştirir.

 

Siz dedenizle/anneannenizle aynı hayatı yaşayıp aynı şeyleri düşünüyorsanız, gelişme durmuş demektir. Çocuklarınız da sizin gibi yaşayıp sizin gibi düşünmeye devam ediyorsa bilin ki üç kuşaktır donmuş bir toplumda donmuş bireyler olarak yaşıyorsunuz demektir. 

 

***

 

Eğitim sistemimizde çok ciddi sorunların olduğu kuşkusuz. Durum, bize benzeyen ülkeler üzerinden kolayca gözlemlenebilir. Münzevi Krallık adı da verilen Kore, uzun yıllar Çin ve japon egemenliği altında kaldı. 1950 yılında büyük bir iç savaşla adeta yıkıma uğradı. 2,5 milyon insan savaşta öldü.1960’dan 1970' e kadar diktatörlükle yönetildi. 1987 yılına kadar ülke siyasi kaostan çıkamadı. Böyle bir ülkeden bir sanayi devi yaratmayı başardılar. Bunun temelinde, eğitimle yetişmiş insan gücü yatıyordu. 

 

Uluslararası PISA testi sonuçlarına göre, Türkiye'deki öğrenciler bilim, matematik ve okumada 72 ülke arasında 50. liği alırken, Güney Kore’nin sıralaması 11. liğe ulaştı. Singapurlu öğrenciler matematik, bilim ve okumada en yüksek notları alarak en başarılı öğrenciler oldu. Singapur’un ardından gelen ülkeler ise sırasıyla; Japonya, Estonya, Finlandiya ve Kanada. 

 

Yine Osmanlı imparatorluğu ile kıyaslayabileceğimiz Japon İmparatorluğu’nun geri kalmışlık bakımından Osmanlı ile yarışırken bu gün geldiği nokta eğitimle yetişmiş insan gücü yaratmanın başarısıdır. 

 

 

Neden olmuyor bizde? Nasıl oluyor da yetişmiş insan gücü yaratamıyoruz? Dünyanın eğitim ile başarılı olmuş hiç bir ülkesine benzemiyor eğitim sistemimiz.

 

Eğitim sistemimiz hala ezbere dayanıyor. Öğrencilerin bilgiyi sorgulamasına, farklı çözümler ve yorumlar üretmesine izin vermiyoruz. Gereksiz ve büyük çoğunluğunu unutacağı bir bilgi yığınını çocuklara ezberletiyoruz ve sonra sınavda bu bilginin ne kadarını ezberlediğini ölçüyoruz. Sadece sosyal bilimlerde değil, pozitif bilimler de aynı hatayı yapıyoruz. Bir fizik problemini çözmenin yöntemini çocuğa ezberletiyor ve sınavda bu ezberi kağıt üzerinde tekrar etmesini istiyoruz. Fiziğin mantığını, onun içindeki sistemi kavramamış çocuklar yaratıyoruz. Problem sorulursa çözebiliyor ama mantık ile cevap verebileceği soruları anlamıyor bile. Öğrettiğimiz fizik değil, ezberlenmiş problem çözme metodu. Bütün bilim dallarında eğitim sistemimiz bu durumda.

 

Çocukları aşırı bir ders yüküyle aptala çeviriyoruz. Ezber hengamesi içinde çocukların merak güdülerini törpülüyoruz. Bazı zeka ve kişilik tipleri bu eğitim sistemine uyum sağlayıp başarılı oluyor ama  bu sisteme uygun olmadığında, onları eliyoruz. Lise veya üniversite yerleştirme gibi sınavlar ile zeki çocukları seçmeye çalışıyoruz. Bunda başarılıyız da. Ancak buradaki zeka bu sisteme uyum sağlamayı başaran çocuk tipinin en zekileri oluyor. Bu sisteme uyum sağlamayan çocukların arasındaki zeki çocuklarsa bu eğitim değirmeninin içinde öğütülüp yok ediliyor. Böylece insan kaynaklarımızın pek azını kullanır hale geliyoruz.

 

Öğretmen eğitiminde de aynı hataları tekrar ediyoruz. İyi öğretmen, bu verili sistemi en iyi uygulayan öğretmen oluyor. Çocuğa fizik öğretmeye çalışan öğretmen de fiziği problem çözmekten ibaret sanıyor. Çünkü o da aynı tedrisatın içinden geçerek geliyor. Bir kısır döngü yaratmış durumdayız. Bu sistemin öğretmenleri yine bu sistemin çocuklarını yetiştiriyor.

 

Gerek pozitif bilimlerde gerek sosyal bilimlerde, bir sorunun birden çok cevabının olabileceği kabul edilmiş değil. Öğretmen kendince doğru sandığı cevabı veren çocuğa fokuslanmış oluyor. Farklı bir mantık zinciri kurup farklı bir sonuca ulaşmış olmanız bu eğitim sisteminde tamamen değersiz. Oysa asıl değerli olan sonuçtan çok, o sonuca gitmek için kurduğunuz sistematiğin sağlamlığıdır. Ama bu bizim eğitim sistemimiz için de kavranmış değil. Hala tek bir doğru var ve o doğru bizimkidir sanıyoruz.

 

Açık uçlu soru sormayı da buna cevap vermeyi de bilmiyoruz. Bizde açık uçlu soru hala klasik yazılı sınav sanılıyor. Oysa açık uçlu soru birden çok cevabı olabilen hatta  kimi zaman doğru ya da yanlış cevabı olmayan, hangi cevabı verirseniz verin “nasıl bir mantık kurduğunuza ve bu mantığın iç tutarlılığına” bakan soru sistemidir. Bu soruyu soran öğretmenin de bu kapasiteye sahip olması gerekiyor. 

 

Açık uçlu soruya dair çarpıcı bir örnek verelim. Biraz fizik bilgisi gerekiyor ama...

 

1904 yılında Kopenhag'daki bir üniversitenin fizik sınavındayız. Fizik hocası çantada keklik bir soru soruyor: 

 

“Bir gökdelenin yüksekliğini barometre ile nasıl bulursunuz, anlatınız.” 

 

Bu gün her hangi bir lisede öğrenciye sorsanız size vereceği cevap iki yükseklik arasındaki basınç farkını ölçüp bunu yüksekliğe orantılamak olur. Çünkü genel kuraldır ki hava basıncı deniz seviyesinden sonra her 30 metrede 3,5 mb azalır. 

 

Ancak çocuklardan biri hocaya saç baş yolduran şu cevabı verir;

 

“Barometrenin ucuna bir ip bağlarsınız. sonra gökdelenin tepesinden asıp sallarsınız. Barometre yere değdiğinde ipin boyuyla barometrenin boyunun toplamı gökdelenin yüksekliğini verecektir.” 

 

Tabi öğretmen bu cevabı veren öğrenciyi hiç düşünmeden sınıfta bırakır. Ancak öğrenci cevabının doğru olduğu konusunda ısrarlıdır. İtiraz eder ve okul, fizik hocalarından oluşan bir hakem heyeti tayin eder.

 

Hakem heyeti önce hocayı çağırır; Hoca, cevabın aslında doğru olduğunu kabul eder ama bunun fizik bilgisi içermediğini söyleyerek çocuğun sınıfta bırakılması konusunda kararlı olunması gerektiğini savunur.

 

Hakem heyeti ikna olmaz, en azından çocukla bir görüşelim biz de görelim bakalım fizik bilgisi var mı yok mu derler.

 

Öğrenci çağrılır ve kendisine  altı dakika içinde sorunun sözlü cevabını vermesi gerektiğini söylerler. İlk beş dakika genç sessizliğe gömülür. Hoca zamanın tükenmekte olduğunu hatırlattığında genç çeşitli cevaplarının olduğunu fakat hangisini kullanacağına karar veremediğini söyler. 

 

Tekrar acele etmesi tavsiye edilince genç söyle cevaplar; 

 

“İlk olarak, barometreyi gökdelenin tepesine çıkartıp kenarından aşağı bırakıp yere inene kadar geçen süreyi ölçersiniz. Binanın yüksekliği (H=0.5 x g x t kare) formülü uygulanarak hesaplanabilir. Fakat barometre için kötü bir seçim…” 

 

“Veya güneş parlıyorsa, barometrenin yüksekliğini ölçersiniz. Sonra onu bir yere dikip gölge uzunluğunu ve sonra da gökdelenin gölge uzunluğunu ölçebilirsiniz. Bundan sonrası basit bir orantıyı çözmek olacaktır” 

 

“Fakat bu konuda gök bilimsel bir cevap istiyorsanız barometrenin ucuna bir sicim bağlayıp onu bir sarkaç gibi sallandırabilirsiniz; önce yer seviyesinde daha sonra da gökdelenin tepesinde. Yüksekliği T=2pi kare kvk (I /g)formülündeki farktan yararlanarak bulabilirsiniz.” 

 

“Yahut da gökdelenin dışarısında bir yangın çıkış merdiveni varsa barometreyi bir cetvel gibi kullanarak yukarıya çıkarken gökdelenin boyunu barometre yüksekliği biriminden sayıp bunları toplayabilirsiniz.” 

 

“Eğer ille de ortodoks çözüm istiyorsanız, tabii ki barometre ile gökdelenin tepesindeki ve yer seviyesindeki basıncı ölçer milibar cinsinden çıkan farkı feet”e çevirebilirsiniz ve yüksekliği bulursunuz.” 

 

“Ancak bizler daima zihnin bağımsızlığı ve bilimsel metotlar kullanma konusunda teşvik edildiğimiz içindir ki en iyi yol şüphesiz hademenin kapısını çalmak ve yeni bir barometre isteyip istemediğini sorarak gökdelenin yüksekliğini söylemesi durumunda ona bu barometreyi vereceğimizi söylemek olurdu.” 

 

Bu cevapla sınıfını geçen öğrencinin adi: Niels Bohr, Fizik”te nobel ödülü kazanan tek Danimarkalı.

 

Bir sorunun tek bir cevabının olmadığına dair iyi bir örnektir. Tabi bunu anlayacak öğretmenlerin de olması koşuluyla. Sosyal bilimler alanında da cevaplarının hepsi doğru pek çok açık uçlu soru örneği de bulabiliriz

 

Okul süreleri çok uzun, sınavlar çok fazla, konular aşırı derin. Hiç bir gelişmiş ülkede ortaöğretimde bizim ki kadar fazla bilgi öğretilmiyor. Çok daha fazla şey öğretmiş olmamıza rağmen üniversiteye geçince bu aradaki ayrım kalmıyor ve hatta üniversite de bizim bilgi düzeyimizin üzerine çıkıyorlar.

 

Çünkü bu yoğun ders yükü, uzun okul süreleri ve bitmeyen bir sınav stresiyle adeta çocuklarımızın yaşam enerjisini emiyoruz. Sorgulama ve merak duygularını ellerinden alıyor, gençliklerini yaşamalarını engelliyoruz. Üniversiteye ulaştıklarında ise bir an önce bu öğrencilik denen ızdırabın sona ermesini bekleyen insanlara dönüşüyorlar. 

 

Bu içine düştüğümüz kısır döngüden nasıl çıkarız. Eğitim sistemimizi çağa ve dünyaya nasıl uyumlu hale getiririz… bu da bir başka yazının konusu olsun. Esen kalın sevgili okurlarım.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

YAZARA AİT TÜM YAZILAR

YORUM YAZ

Güvenlik Kodu
Lütfen Dikkat Lütfen Dikkat: Bu sitedeki içeriklere yapılan yorum ve düşünceler tamamıyla yorum sahiplerine aittir. Küfür, hakaret, ırkçılık, siyasi, spam, ticari reklam vb. içerikli yorumlar yayınlanmaz, bu yorumları yapan kişiler sistem tarafından yasaklanır.
Bursa Web Tasarım