• 2464
  • 0

Dış politikada akıl tutulması

Cumhuriyet sonrası dış politikamız Osmanlı’nın yıkılışından alınan derslerin kaçınılmaz bir sonucu olarak “denge” ye dayanıyordu. Genç cumhuriyet gücünün (güçsüzlüğünün) gayet farkındaydı. İçeriye karşı sürdürülen hamaset, konu dış politika olunca yerini rafine bir gerçekçiliğe bırakıyordu. Dünyadaki egemen güçler arasında duruma ve konjonktüre göre değişen, yakın - uzak olma halleri gözlesekte esas mesele bu dengenin korunması idi. Türkiye’nin gücü ve gerçekliği hesap edilirse bu politikanın oldukca akılcı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu denge politikasının bozulması esas olarak 1945 yılında Stalin Rusya’sının, Kars-Ardahan’ın ilhakı ve Boğazlarda üs kurulmasını içeren talepleriyle sekteye uğradı. "Foreign Relations Of The United States: Diplomatic Papers" (FRUS belgeleri) üzerinden bu sürecin ayrıntılarına ulaşmak mümkün. Esas olarak Britanya’nın muhalefetiyle olası bir Rus işgali önlenmişti.

 

Ancak bu Rus korkusu ile birlikte klasik “denge” politikamız sürdürülemez hale geldi ve Türkiye çubuğu batıya doğru bükmek zorunda kaldı. CHP iktidarı, askeri üs yapımını da içeren  ikili anlaşmaların ardından, 11 Mayıs 1950’de, ilk resmi NATO başvurusunu yaptı. Ancak ABD bu başvuruyu reddetti. Muhtemelen Sovyetlere komşu bir ülkenin NATO üyesi olmasının Sovyetler’den gelecek bir karşı hamleye sebep olacağını hesaplamış olabilirler. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin seçim kampanyasının odak noktasını NATO üyeliği teşkil etmekteydi. NATO’ya üye olmak, bir seçim vaadi olarak sunuluyordu. ABD’nin Truman ile birlikte Sovyet tehdidinin yayılmasını önleme çabaları, ABD’nin politika değiştirmesine sebep oldu ve Türkiye yerini NATO ve batı kampı olarak belirledi.

 

Ancak yine de Türkiye AKP iktidarına kadar bu akılcı denge politikasını sürdürmeyi başardı. AKP iktidarında, Gül Dönemi’nin sona ermesiyle birlikte AKP hızla dış politikadaki denge ve akılcılık çizgisini kaybetti. Yeni Osmanlıcılık ve hamasetle şişirilmiş altı boş bir özgüvenle adeta züccaciye dükkanına giren bir fil gibi yeni bir dış siyaset anlayışına savruldu.

 

Hamaset; zehirli bir yönelim. Bir tür kendini kandırma, kendi ezilmişliğini, çaresizliğini bir  ideolojik afyon ile uyuşturup, hayali bir dünya yaratma çabası. Arabesk bir ruh hali, tutunamama durumu. Kollarını jiletle kesmeye varan bir tür isyan ve batsın bu dünya metaforu. İç politikada bu afyonu bir yere kadar tolere edebilirsiniz ama bu dumanlanmış ve gerçeklikten kopmuş kafayla dış politika alanına adım attığınızda başınıza büyük belalar arıyorsunuz demektir. 

 

Çünkü hamasetin etkisi, ağzınızın ortasına yumruk yiyene kadardır.  I. Dünya savaşında Enverci ekip, Turancılık denen bir hamasi ideolojinin peşindeydi.  I. Dünya savaşının “Türk Bölgeleri” diye tabir edilen yerlerde bir Turancı ayaklanma başlatacığını sanıyordu. Anadolunun pek çok yerine “Turan’a gider tabelaları” dikilmişti. Bir yandan da İslamcı ideolojinin benzer bir hamasi söylemiyle, müslümanların, halifenin arkasında kenetleneceğini sanıyorlardı. Almanya’nın yanında savaşa girmek, bu iki kapının açılmasını sağlayacaktı. Hamasetten öylesine sarhoş olmuşlardı ki Müslüman Arapların Osmanlı’dan kurtulmak için fırsat aradığını göremediler. Öte yandan Rus Çarlığı içindeki Türklerin, ne ayaklanma istekleri ne de Osmanlının yönetimine girmek gibi bir talepleri yoktu. Bunu göremedikleri gibi Almanya’nın bir dünya savaşını kazanmaya yetecek gücü olmadığını da göremediler. Çünkü damarlarındaki hamaset, onları tam anlamıyla uyuşturmuş durumdaydı. Sonraki hikayeyi biliyoruz. 600 yıllık Osmanlı yıkıldı ve yerine  her bir parçası arızalı bu butik cumhuriyet kaldı.

 

AKP’yi her haliyle Enver’e benzetiyorum. Bir yanda Osmanlıyı yeniden canlandırma hayaline kapılmış bir tür neo osmanlıcılık, diğer taraftan da İslam dünyasının halifesi olma hayalleri sürekli damardan zerk ediliyor. Bu dumanlı kafayla, dış politikanın soğuk gerçekliğine dalmış haldeler.

 

Ticaretinin %70’ini batıyla yapan bir ülkenin, kendisinden domates dışında bir şey almayan Rusya’ya bu denli yaklaşmasını, Onun demode teknolojilerine bu kadar para vermesini, ciğerlere dolan bu duman dışında hiç bir şeyle açıklayamayız.

 

Türkiye’nin 500 milyar dolara varan dış borcunu ödemek, her yıl ihtiyaç duyduğu 50 milyar dolar sıcak parayı karşılamak, işsizlerine iş bulmak için batı sermayesini topraklarına çekmek zorunda olması bir yakıcı gerçek olarak ortada dururken, dünya ekonomisi içinde minik bir yer tutan Rusya’yı ticari ve stratejik ortak olarak seçmesini akılla izah edemezsiniz. Sadece bir nevi afyon alma hali bunu açıklar.

 

Çok daha ucuz LNG’ye ulaşmak için çevrim santrali yapmayıp, %64’ünü (maliyetini de kendisinin üstlendiği boru hatlarıyla) Rusya’dan aldığımız doğal gazla elektrik üreterek, Rusya’ya her geçen gün daha da bağımlı olmasının mantığı nedir? Yine bu derece enerji bağımlısı olduğumuz Rusya’dan teknolojisi demode, verimliliği az nükleer santral almamızın, santralin işletmesini ve yakıt teminini 30 yıl boyunca Ruslara bırakmamızın hikmeti nedir?

 

Suriye’de yıllardır Esed’i devirmeye çalışıyoruz. Esed’i devirsin diye paramiliter ÖSO gibi guruplara yıllardır para ve silah yardımı yapıyoruz. Ama nasıl oluyorsa Esed’in en büyük destekçisi Rusya ve İran ile stratejik ortaklık kuruyoruz. Burada bir çelişki yok mu? Yarın Esed, Rus ve İran desteğiyle iktidarını perçinlediğinde yanıbaşımızdaki Esed devletinin, eğer bir tehdit ise PYD’den çok ama çok daha büyük bir tehdit olacağını göremiyoruz muyuz?

 

Ortadoğunun en tehlikeli ülkesi İran ile hiç bir ortak çıkarımız yokken, nükleer silah yapması, bölgedeki güç dengesini Türkiye aleyhine döndürülemez bizimde bozması için ambargo delip, para yollamanın mantığı nedir? Bölgede her dönem Türkiye’nin altını oyan İran’a, ABD ile aramızı bozma pahasına yardım etmenin gayesi nedir?

 

Dünyadaki en büyük ticari partnerimiz olan Almanya ile zıtlaşmanın, “bizi kıskanıyorlar” apolojisinin ülkeye faydası nedir? Türkiye’de en büyük doğrudan yatırımcısı olan Hollanda ile saçma sapan krizler çıkarmanın, ülke insasına, ekonomisine ne gibi bir katkısı olmuştur?

 

Düşman kampta yer alan, silah sistemlerimizin uyumsuzluğu nedeniyle hiç kullanmayacağımız, demode ve başarısızlığı defalarca kanıtlanmış S400 füze savunma sistemine; NATO ile ilişkileri bozma, olası bir ABD ambargosuyla karşı karşıya kalma pahasına, 2,5 milyar dolar gömmenin manası nedir? 

 

Dünyadaki en büyük askeri, ekonomik güç ABD iken, üstelik ABD ile aynı kampta yer alıyorken, bölgede Anti Amerikancı propagandanın merkez ülkesi olmak, ülkeye nasıl bir fayda sağlar ki?

 

Bunun gibi onlarca saçmalık sayabiliriz?

 

Allah aşkına biri anlatsın bu saçmalıkların ülkeye ve ülke insanına faydası nedir? Bu hamasetin bizi sürekleyeceği karanlığı ve çıkmazları gerçekten göremiyor muyuz? Hadi bizleri dinlemiyorsunuz çevrenizde size “bunun sonu felaket olur” diyen tek bir dostunuz da mı yok?

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

YAZARA AİT TÜM YAZILAR

YORUM YAZ

Güvenlik Kodu
Lütfen Dikkat Lütfen Dikkat: Bu sitedeki içeriklere yapılan yorum ve düşünceler tamamıyla yorum sahiplerine aittir. Küfür, hakaret, ırkçılık, siyasi, spam, ticari reklam vb. içerikli yorumlar yayınlanmaz, bu yorumları yapan kişiler sistem tarafından yasaklanır.
Bursa Web Tasarım