Efsane Vali Recep Yazıcıoğlu’nu rahmetle anıyoruz…

Son Güncelleme: 08 Eylül 2017 Cuma 00:37

14 sene önce yani tarihler 8 Eylül 2003’ü gösterdiğinde Türkiye, efsane vali Recep Yazıcıoğlu’nu kaybetti. Sıra dışı kişiliği ve farklı bürokratik tarzı ile bir döneme damgasını vuran Yazıcıoğlu’na duyulan sevgi seneler geçmiş olsa da hala hatırlanır. Kendisini rahmetle anıyoruz…

Bürokrasiye yeni bir soluk aldıran, insanlara birçok şeyi sevdiren, kendisine “vali de olmuş adam da” dedirten efsane Vali Recep Yazıcıoğlu bu sene de sevenleri tarafından hatırlanıyor. Aslında o hiç unutulmayan nadir kişiler arasında olmasını doğallığına ve icraatlarına borçlu.  

2 Haziran 1948 yılında Trabzon ilinin Sürmene ilçesinin Köprübaşı Köyü’nde doğan efsane Vali Recep Yazıcıoğlu’nun ismi, müftü olan babası Mustafa ve validesi Fatma tarafından içinde bulundukları ayın Recep olmasından dolayı koyulmuştur.

Yazıcıoğlu’nun babasının tayini Muğla’nın Milas ilçesinde çıkınca, evin oğlu Recep de hayata atılır ve ailesine yardıma başlar. Odun keser, çayırları biçer, 10 km ötedeki değirmende mısır öğütür. Bir zaman sonra baba, ailesini de Milas’a aldırır. Recep, annesi ve kardeşleri ile beraber Milas’a gider ama geride sevdiği kızı Meryem’i bırakmıştır.

Azimli ve başarılı bir öğrenci olan Recep, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanmış ve başkente okumaya gitmiştir. Bu arada sevdiği Meryem’e de sürekli mektup yollamaktadır. Sınavlardan vakit bulup memlekete gidemeyince, kardeşine bir yüzük verir ve onunlar memlekete yollar. Böyle ayrı şehirler gönüller bir olur, nişanlanırlar Recep - Meryem çifti.

Bir süre sonra Recep’e bir mektup gelir. Meryem’in babasından (Recep’in de dayısı ). Mektupta, “Birisi kıza aşık oldu, peşini bırakmıyor. Kızı kaçıracak diye evden dışarı çıkamıyorum.” yazar. Bunu okuyunca hemen Trabzon’a yol alan Recep, apar topar nikah yapar ve Meryem’i ailesinin yanına Muğla’ya getirir. Artık, Recep Ankara - Muğla arası mekik dokuyacaktır.

Hukuk fakültesini güzel bir şekilde bitirmesinin ardından 1968’de Aydın iline maiyet memuru (yani kaymakam vekili) olarak atanır. Buradaki görevi boyunca, hayatı boyunca dilinden düşürmeyeceği bir şeyi öğrenir:

Devlet işleyişindeki kronik bürokrasi sorunu. Yani halka tepeden bakmak, girişimcinin işini çıkmaza sürmek, kolayca çözülebilecek sorunu “bugün git, yarın gel” diyerek ha bire ertelemek… Daha o günlerden, bu sistemin değişmesi gerektiğini söylemeye başlar.

Bir süre kaymakam vekilliği yaptıktan sonra Ankara iline kaymakamlık kursuna çağrılır. Kursu tamamlar ve ilk olarak Rize Kalkandere’de (eski ismi ile Kanlıdere) görevine başlar. Recep,  ilk ve önemli sınavını burada verir. Vakti zamanında bir yol açılmış ama Kalkandere halkı geçit vermeyince yol yarım kalmıştır. Kaymakam Recep, bir iş makinesi ile bölgeye gider ve iş makinesini mısır tarlasına sokar. O gün, sesleri duyarak toplanan halkın “Arazimiz gasp ediliyor” çığlıklarına rağmen o yol açılır. Görev yaptığı her yerde sert çıkışları ile dikkatleri çeken Recep Yazıcıoğlu, daima halkın içinde olması ile diğer bürokratlardan farklı olmuştur.

Efsane Vali Recep Yazıcıoğlu, bu sert çıkışlarından dolayı politikacılarla anlaşamaz ve devamlı tayini çıkar. Ama, onun deyimi ile, “hiçbir zaman el etek öpmez, her zaman başı dik, alnı ak olur”. Adana – Bahçe, Ağrı – Hamur, Çanakkale – Ayvacık, Hatay – Kırıkhan, Çorum – Alaca ve Bolu – Akçakoca’da kaymakamlık yapar. Alaca’daki kaymakamlık sürecinde odasının kapısına “Kapıyı vurmadan girebilirsiniz” biçiminde bir yazı astırır. Duruma alışık olmayan halk, sonradan anlar kaymakamın asıl niyetini.

Henüz 30’lu yaşlarında olan Yazıcıoğlu, ilçelerde yaptıkları ile hükümetin de dikkatini çeker. Hasan Celal Güzel, Turgut Özal’ın talimatı ile çalışmalarını izlemeye gider. Döndüğünde de bunları büyük bir heyecanla Özal’a anlatır. Turgut Özal da Recep Yazıcıoğlu’nun adını valiler kararnamesine aldırır, fakat Kenan Evren yaşından dolayı buna itiraz eder. Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasında “Yazıcıoğlu krizi” çıkar. Özal baskın gelir ve Recep Yazıcıoğlu 36 yaşında, Türkiye’nin en genç valisi olarak Tokat’a atanır.

Efsane Vali Recep Yazıcıoğlu, birçok değişik şekilde tanımlanırdı: Sıradışı, efsane, süper vali ve IV. (yazıyla Dördüncü) Murat. IV. Murat lakabının sebebi ise, resmi dairelerde belli saat ve yerlerde sigara, çay ve kahve içmeyi yasaklaması, kahvehanelerde kağıt ve okey oynanmasına izin vermemesidir. İçkiye de müdahale etmiştir vali. İçkili mekanlarda kişi başı bir küçük rakı ya da üç şişeden fazla bira içilemeyeceğini ilan eder. Kendince haklı bir sebebi de vardır. Bu sebep, makamına kadar gelip, eşlerinin içip içip kendilerini dövdüğünü ifade eden kadınlardır. O yüzden IV. Murat lakabı pek de hoşuna gitmez valinin.

Yazıcıoğlu,  Erzincan’a gider gitmez ilçeleri ve köyleri teker teker gezer, ihtiyaçları belirler. Ama umulmadık bir olay olur. 13 Mart 1992’de gerçekleşen deprem tüm planları alt üst eder. Yıkık dökük binalar ve cesetler kahreder valiyi. Günlerce valilik binasında sabahlar, yemeği de bisküvi ve çaydır. Devlet “büyükleri”nin yaptığı “sabırlı olun, yaralar sarılacaktır” açıklamalarına aldırmaz, hiçbir şeyin sarılmayacağını bilir. Yine, o hep içinde olduğu halkla birlikte koyar elini taşın altına. Erzincan’ı sekiz ayda ayağa kaldırır. Henüz atandığı bu şehirdeki ilk sınavını da alnının akıyla verir. Sürgün edildiği Erzincan’da geçirdiği bu süreç, onu, peşinden koşulan adam haline getirir.

5 Temmuz 1993 tarihinde vali, aldığı haber ile bir defa daha yıkılır. Bu sefer onu yıkan, camide kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden öldürülen insanlardır. Katliam PKK izleri taşımaktadır ve duvarda da “Bu Sivas’ın misillemesidir. Devam edecek.” yazmaktadır. Hedef olarak Başbağlar’ın seçilmesinin nedeni, şehir ile olan ulaşımının köprü yokluğundan dolayı kısıtlı olmasıdır. Keban Barajı’nın yapılması ile birlikte nehir köprüyü yutmuş ve ulaşımı fazlasıyla sınırlandırmıştı. Bu katliamla birlikte vali hayatının projesine girişir: Köprü. Devletin ta 1970’li senelerde vaad ettiği, ama yapmak için kılını kıpırdatmadığı köprü, 1997’de Recep Yazıcıoğlu’nun çabalarıyla biter. Tam 22 köyün çeyrek asırlık eziyeti sona erer. Bu köprü sayesinde köylerin şehirle bağlantısı kurulur. Devletin 1 trilyon maliyet çıkardığı köprü, 300 milyara bitirir.

Devletin olmaz dediği birçok şeyi yapar vali. Emniyet müdürlerinin vali olarak atanmasına karşı çıkar. Bunu da, röportajlarından birinde “polisten vali olmaz” sözleri ile ifade eder. Benzeri sert çıkışları Ankara’yı kızdırır. Bir gece çalan telefon ile merkeze alındığını öğrenir. Tepkisi kısa ve özdür:

“Biz zaten valiliği bitirdik. Hayırlı olsun.”

Bu durumu hazmedemeyen Vali Recep, soğukkanlı olmaya çalışır ama üzüntüsü yüzüne vurur. Üç buçuk senelik Ankara macerasından sonra Denizli’ye atanır. Heyecanlıdır, çünkü yine aktif olacak, yine proje üretecektir.

 

Bir süredir yaşadığı sağlık sorunundan ötürü Ankara’ya gidip muayene olmaya niyetlenir. Kişisel işleri için makam arabası kullanmaz hiçbir zaman. Bu işinde de öyle yapar. Özel arabasını hazırlatır yanındakilere. Ziraat Odası Başkanı Haldun Tellioğlu Ankara’ya birlikte gitmeyi teklif eder. Tellioğlu’nun çaycısının kullandığı araç Ankara’ya yakın bir yerde aşırı hızdan dolayı takla atar. Tellioğlu olay yerinde yaşamını yitirir. Yazıcıoğlu ise kaldırıldığı İbni Sina Hastanesi’nde beş gün yoğun bakımda kalır. Ama maalesef 8 Eylül 2003’te dünyaya ve sevdiklerine veda eder 55 yıllık yorgun bedeni.

Ayşe Kulin’in aynı isimli romanından televizyona uyarlanan bu Köprü dizisi ve filmi, Recep Yazıcıoğlu’nun hayatını işlemektedir.

EFSANE VALİYİ EŞİNDEN DİNLEYİN...

Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu'nun eşi Meryem Yazıcıoğlu'nun Haber7'ye verdiği röportajda anlattıkları ile efsane Vali'nin bilinmeyen yönleri

- Recep Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili “Bir suikaste kurban gittiğine inanmaya başladım artık. Bir ipucu çıkarsa sonuna kadar peşini bırakmayacağım” şeklinde bir açıklamanız var. Son dönemlerinde ölüm tehditleri alıyor muydu, hayatına dair endişeleri var mıydı?

- Benim üzülmemi, endişelenmemi istemezdi. Takmıyormuş, önemsemiyormuş gibi davranırdı. Ben dışarıdan birtakım şeyler duyar ve baskı yapardım “bana neden söylemiyorsun” diye... “Zaten duyuyorsun” derdi.

- Dışardan duyduğunuz şeyler neydi?

- Rahat duran birisi değildi. Zaten tüm Türkiye biliyor bunu. Birilerinin damarına basardı, oyunlarını bozardı. Damarlarına bastıklarının etrafta yaptıkları tehditler, ileri geri konuşmaları gelirdi kulağımıza. Ama en çok PKK’nın listesinde olduğunu duyardım.

- Önemli kişilerden mi duyardınız bunları?

- Yok! Yok! Dedim ya halk arasında dolaşan dedikodular olduğunu düşünürdüm hep. ama yine de endişelenirdim tabii. PKK’nın listesinde olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Öyle bir şey olsaydı PKK’nın çok yoğun köylerde kaymakamla birlikte köyün muhtarının evinde kalırlardı çok rahatlıkla öldürebilirlerdi. Ama olmadı öyle birşey...

OKEY VE KAĞIT OYNAYANLARA HATAMMÜLÜ YOKTU

- "Efsane vali" olarak geçti Türkiye tarihine. En şöhretli, en fazla tanınan ve sevilen valisiydi Recep Yazıoğlu. Bu kadar sevilmesini neye bağlıyorsunuz?

kullan- Çok titiz birisiydi.  Aile hayatını çok önemserdi. Kahvede kağıt, okey gibi oyun oynayanlara karşı asla tahammülü yoktu. İnsanların işsiz güçsüz kahve köşelerinde oyun oynayarak boş vakit geçirmek yerine çalışmalarını, oyun oynamak yerine aileleriyle ilgilenmelerini önemserdi. O yüzden valilik yaptığı yerlerde ilk işi kahveleri okey salonlarını kapatıp kütüphaneye kültür merkezine çevirirdi. Genelde kadınların takdirlerini kazanmış dualarını almış bir valiydi...

- Size ilginç gelen ya da şaşırtan bir tarafı var mıydı Recep Yazıcıoğlu’nun?

- Olmaz mı! Evden normal elbiselerini giyinip çıkardı. Ama tebdili kıyafetler giyinerek halkın arasına karıştığını, kahveleri bastığını, okullara gittiğini duyardım. “Köyleri, kahveleri bastığın ilginç kıyafetlerin varmış öyle mi” diye sorardım. Sadece gülümser “kafanı takma  böyle şeylere” der geçerdi.

 

HAYATINDA HİÇBİR ZAMAN RAPOR ALMADI, ALANLARA DA KIZARDI

- Ölüm haberini aldığınız zaman ne hissettiniz?

- Meğer o bizimle vedalaşmışda biz farkına varamamışız. Bütün o anlar yeniden canlandı gözümde. İnanamadım.

 

- Öleceğini mi hissetti diyorsunuz?

- Manevi yönlerinin olduğuna inanıyorum. Size garip gelebilir ama hacca giden tanıdıklarım onu hacda gördüklerini söylerlerdi. Önceleri inanamıyordum ancak soyumuzda evliyalar var. Aile büyüklerimiz bunun normal olduğunu söylüyorlar. Bazı şeyleri hissederdi. Öleceğinid e hissetti galiba. Kazadan bir gün önce Aydın’da annesini ziyaretten dönerken babasının mezarını ziyaret ettik yolda. Hasta olmasına rağmen ısrarla istedi bu ziyareti. Babasının mezarının üzerindeki solmuş gülleri suladı. Namaza durur gibi elleri önünde bağlı, başı önünde sanki bir saygı duruşundaymış gibi on onbeş dakika öylece durdu. Arabadan öylece onu seyrettim ne yptığını anlayamadım. Arabaya bindiğinde çok durgundu. Bir müddet konuşmadık.

 

- Önemli bir rahatsızlığı yoktu diye biliyoruz. Bilmediğimiz medyaya yansımayan bir rahatsızlığı yoktu değil mi?

- Kimseye rahatsızlık vermeyi sevmezdi, bir bardak su istemeyi rahatsızlık vermek olarak algılardı. Üzmek istemezdi. Benim de bildiğim gözünde rahatsızlığı vardı. İki kez geldik Ankara’ya göz rahatsızlığından dolayı. Kitap okumayı çok severdi. Son zamanlarda gözlerinde daha ciddi bir boyutta rahatsızlık olduğunu günlerce okuduğu kitaba dokunmadığından anladım. Kızımız Necla’nın yazdığı bir kitap vardı babasının okumasını istiyordu ona dahi dokunmayınca ciddi bir tedavi gerektiğini ve dinlenmesi gerektiği konusunda baskı yapmaya başladım. Özellikle rapor alalım dinlen diye tutturdum. Ancak...

 

 - Ancak?!...

- Onun için dinlenmek diye bir şey yoktu. Bir de rapor almak demek ölüm demekti. Yanında çalışanlara istedikleri kolaylığı sağlardı ancak kimseye rapor vermezdi. Valilikte çalışanlar “validen canını istesek verecek kadar iyi, bir insan ancak rapor vermiyor” derlerdi. Hayatında hiçbir zaman rapor almadı, alanlara da çok kızardı.

 

- Peki doktor ne dedi? Teşhis koydu mu?

- Dinlenmesi lazım dedi ve rapor verdi. Rapor aldığı için çok üzüldü. Kullanması için ilaçlar verdi. Bir de göz damlası. Hastaneye ikinci gelişimizde merdivenlerden inerken son basamağı göremedi ayağı kaydı. Tam düşerken onu ben tuttum. Merdiven basamağını göremeyişine kafayı çok taktı resmen demoralize oldu. Kardeşine “çalışma yoğunluğundan Meryem’le yan yana pek gezemedik ancak bundan sonra hep kol kola gezeceğiz” dedi. O yaşına kadar kimseden yardım almayan birisi için koluna girilmesi zor oldu tabii.

 

- Kimselere vermediği raporu kendisine verdiler...

kullan- Evet. Doktorun kendisine zorunlu olarak rapor vermesi dahi bu kadar zorunlu durumda olmasına rağmen bir yıkım oldu. Dinlenmesi için Söke’ye ailesinin yanına gitti.. Evde olsa gelen gidenden hem dinlemez hem de kalkıp çalışacaktı. Bir hafta sonrasında zaten kontrolü vardı.

 

- Acınızı tekrar yaşatmak istemiyorum ama kaza sabahını hatırlıyor musunuz? Nasıl ayrıldınız?

- Söke dönüşünde babasının mezar ziyaretinden sonra çok tuhaflaştı. Akşam yemeğinde neredeyse hiç konuşmadık. Bu kadar suskun olmasına kızdım. “Ankara’ya tek gideceksin diye mi üzülüyorsun. Mehmet’i daha sonra götürürüm hastaneye. Birlikte gidelim kontrole” diye ısrarla ben de gitmek istedim, ancak yanında gitmemi istemedi. Oğlumuz Mehmet de rahatsızdı ben onu İzmir’e götürecektim o da Ankara’ya kontrole gidecekti planımız böyleydi. Ben yemek masasını toparladım. Bir telefon geldi Denizli Ziraat Odası Başkanı Haldun Tellioğlu’ydu arayan. O akşam kendi arabasıyla gitmekten vazgeçti, Haldun Tellioğlu’yla gitmeye karar verdi.

 

 ADAMIN ÇAYCISINI ŞOFÖR YAPTIĞIN BİLSE, BİNMEZDİ

 

- Siz çıkarken kendisiyle görüştünüz mü?

- Hala onun yokluğuna alışamadığım için mi herşeyi abartıyorum. Her şeye bir ayrıca bir anlam yüklüyorum, bilmiyorum. Ama sanki o öleceğini hissetmişti, farkındaydı. Ben farkında olmadan vedalaştım kendisiyle... Oğlum Mehmetle birlikte biz daha erken kalktık İzmir’e hastaneye gitmek için... Mehmet öpmek istedi babasını “ne güzel uyuyor anne baksana” dedi. “Öpersen uyanır” bırakalım uyusun dedim. Uzun uzun seyrettim, kıyamadım uyandırmaya... Hatta ayakları dışarda uyuyordu, bir an ayaklarını öpmek istedim. Gözüm arkada kaldı

 

- Peki kaza haberini ilk kime geldi? Nasıl duydunuz?

- Haberi aldığımızda İzmir’deydim. Hastane sonrası kızıma gitmiştim. Gündüzleri uyumak bir alışkanlığım olmadığı halde hani nasıl derler “üzerime ölü toprağı serpilmiş” gibi uyudum ve uyanmak istemedim. Bir anda evde birbirine karışan, bağırma sesleriyle uyandım. Ne  olduğunu anlayamaya çalışırken kızım “amcam aradı, babam yolda kaza geçirmiş, çabuk hazırlan amcam bizi almaya geliyor, gidiyoruz” dedi. O anda “baban öldü kızım” sözleri döküldü ağzımdan.

 

- Sizden ölüm haberinin saklandığını düşünerek paniklediniz mi, yoksa öyle mi hissettiniz?

- Öyle hissettim! Bitti, kaybettim dedim. Oysa yoğun bakımdaydı.

 

- Ziraat Odası Başkanı ile tanışıyor muydunuz?

- Ben tanımıyorum ama rahmetli vali tanıyordu. Adam zengin birisi. Tabi bizimkinin aklı fikri “bir okul daha nasıl yaptırabilirim, bir sağlık ocağını nasıl açarız” da olduğu için fırsat bu fırsat yolculuk yaparken hem de konuşup okul yapmaya ikna ederim, diye düşündü. Ama adam profesyonel bir şoför yerine çaycısını getirmiş yanında. Oysa bizim şoförlerimiz vardı bilseydi eminim yola çıkmazdı.

 

KAZAYI YAPAN ÇAYCI, HAPİSTEN ÇIKINCA DELİRMİŞ

 

- Medyaya yansıdı araba aşırı hız sebebiyle kaza yaptı diye.. Recep bey hız sever miydi?

- Tam aksine. Tüm şoförleri hız yapmamaları konusunda tembihlerdi. Kazayı yapan çaycıya da yolda kızmış zaten “bu kadar hız yapma” diye.

 

- Çaycı çocukla hiç görüştünüz mü?

- Hayır görüşmedim. Ceza evinden çıktıktan sonra delirdiğini “valiyi öldürdüm” diye sürekli sayıklayıp ağladığını kullandağlara çıktığını duydum.

 

- Gerçekten suikast olduğunu düşünüyor musunuz?

- Zaman zaman düşünüyorum ama araştırdık hiçbir şey bulamadık. Ancak böyle birşey çıktığında sonuna kadar gideceğim.

 

- Aydın Söke’ye defnedilmesinin özellikli bir nedeni varmıydı?

- Ailesinin yanında olmak isterdi hep... Çok özel bir sebebi yok.

 

- Peki "VALİ" filmi konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizin hayatınızla örtüşüyor mu film?

- Çok fazla örtüşmüyor film, valinin hayatıyla.

 

- VALİ filminin yapımcıları, yönetmenleri sizinle konuşmadılar mı?

- Hayır benimle konuşmadılar. Senaryoyu vali beyin kardeşine gönderdiler, o okuyup onayladı.

 

FİLMİN GALASINDA YANIMA BİLE GELMEDİLER

- Dizi konusundaki düşünceleriniz nedir? İzliyor muydunuz "KÖPRÜ" dizisini?

- Ilk bölümlerinde takip ediyordum, sonlarında izlemiyordum; olaylar bizim hayatımızdan uzaklaşmaya başlamıştı. Dizi başladığında setlerine gitmiştim beni canlandıran oyuncu yanıma gelip “sizi iyi canlandırabiliyor muyum, vali eşi gibi duruyor muyum?” diye sormuştu. Kendisine “iyi oynuyorsunuz o kadar olabilir, sonuçta siz oynuyorsunuz, vali eşi değilsiniz” demiştim. Ama filmin galasında yanıma dahi gelmediler, çok kırıldım.

 

- Dizi de, film de Ayşe Kulin’in romanından yola çıkarak çekildi. Ayşe Kulin’le nasıl tanıştınız?

- Ayşe Kulin’in oğlu su sporlarıyla ilgileniyordu. Recep Bey de Erzincan’da etkinlikler organize edecekti. Kulin’in oğluyla anlaşmışlar. Annesine “Erzincan valisiyle tanıştım, birlikte iş yapacağız” dediğinde annesi inanmamış önce. Oğlu vesilesiyle tanıştılar. Sonra sık sık Erzincan’a gidip gelmeye başladı iş dolayısıyla.

 

- Sonrasında roman yazma fikri çıktı ortaya...

- Iş dolayısıyla sık sık gidip gelmeye başladı. Vali Beyin yaptığı çalışmaların yakın tanığı oldu. Halkın sevgisini gördü. Bir kahramandı Recep Bey tabiki. Bir edebiyatçı olarak etkilenmemesi mümkün değildi.

 

 BİZ "BEŞİKKERTMESİ" AŞIKLARIYDIK...

 

- En başa dönelim mi? Aşkımız roman olur kabilinden bir hikayeniz var sizin değil mi?

- Evet. Bir ağa kızıyım ama Recep’le aynı zamanda kardeş çocuklarıyız. Karadeniz'de erkek çocuğu olmayan evin “bacası tütmez” inancı hakimdir. Babamın da oğlu olmadığı için aile büyükleri onu tekrar evlendirmek istiyorlardı. Recep’le benim doğum tarihlerimiz arasında on gün var. Altıncı çocuk olarak ben dünyaya gelince babamın yolunu kesmişler “yine kızın oldu” diye babamın canını acıtmak istemişler. Babam da “kardeşimin oğlu oldu, kızımı ona veririm benimde oğlum olur” demiş. Sonra kardeşiyle konuşup bu düşüncesini bildirmiş ve beşikkertmesi olmuşuz.

 

- Beşikkertmesi olduğunuzu ne zaman öğrendiniz?

- Okula başladığımız zaman çevremizden duyduk. Recep daha munis bir çocuktu, ben dediği dedik biraz da “ben güzelim” şımarıklığı içindeydim.

 

- Babanızın ocağı tüttü mü peki?

- Benden sonra bir erkek kardeşim oldu. Sonraki yine kız oldu.

 

- Beşikkertmesinin ne olduğunun farkında mıydınız?

- Sekiz yaşındaydık öğrendiğimizde  ben çok da farkında değildim ama çocuklar Recep’e çok takılıyorlardı “kırmızı yanaklı dayının kızını alacağız” diye. O da sinirlenir gelir bana yumruk atar giderdi, sanki bütün herşeyin sorumlusu benmişim gibi. Ben anneme “beni dövüyor” diye şikayet ederdim Recep de “dayım kızını okula göndermesin” diye... Karşısına geçer  “ben seninle evlenmeyeceğim” diye bağırırdım. Biz dördüncü sınıftayken babasının Milas’a tayini çıktı  yıllarca birbirimizi görmedik. Liseye başlayacaktım ki Recep köye geldi ve babama beni okula göndermemesini söyledi.

 

RECEP BEY OKUMAMA İZİN VERMEDİ

- Yıllarca görüşmediniz sonra pat diye ortaya çıkıp “okumasını istemiyorum” mu dedi babanıza?

- Tamam ilkokul dördüncü sınıfta ayrıldık ama Recep benimle irtibatını hiç kesmedi. Sürekli mektup yazardı. Ben kullanyediğim yumrukların etkisiyle hem soğuk davranıyordum hem de ciddiye almıyordum galiba. Ama ciddiye almam gerektiğini anladım.

 

- Milas'tan yönetiyordu yani?

- Valla öyle. Liseyi okumam için Trabzona inmem gerekiyordu. Kendisi kafaya koymuştu “kaymakam olacağım, sonrasında vali olurum” diye ama benim okumama izin vermedi.

 

- Babanız anneniz ne diye onu dinleyip sizi okutmadılar?

- Bütüm ailem benim onunla evlenmemi çok istediklerinden benimle ilgili onun fikirlerini de alıyorlardı. Ben okumayı çok istediğim halde onun sözü geçerli oldu. Okumaya karşı değildi benimle ilgili kararı beni çok kıskanmasından, sakınmasından kaynaklanıyordu. Ilkokulda başlayan kıskançlığı ayrılmamıza kadar devam etti.

 

RECEP BANA, BEN BAŞKASINA, İLGİ DUYUYORDUM

- Peki ne zaman ciddiye almaya başladınız ve “evet ben bu adamla evleneceğim” dediniz?

- Bir yaz gezmeye gelmişti.Beni ilk gördüğünde dudaklarını ısırdığını fark ettim. Boynumda boncuk bir kolye vardı, arkadaşımındı. “Kolyen çok güzelmiş” dedi, bende “hediye” dedim. Kimden diye ısrarla üzerime geldiyse de söylemedim. Yine anneme baskı yaparak boynumdaki kolyeyi çıkarttırdı bana. Sonra benden ilk kez söz aldı “benden başka kimseye bakmayacaksın” diye. Baktım ki “evet” demesem kurtuluşum yok, başımdan savmak için “tamam” dedim. Aydın’a döndükten sonra da bana aynı kolyeyi gönderdi.

 

- Peki o dönemde beğendiğiniz başka biri mi vardı ki ilgisiz davranıyordunuz?

- Benim o dönemlerde beğendiğim hoşuma giden birisi vardı. Bu beğeni karşılıksız değildi ancak dillendirilmiş de değildi. Recep beyle konuşmaya başlayınca aslında aşık olduğum kişinin Recep olduğunu anladım. Sadece korkularım varmış çocukluktaki “yumruk”lardan dolayı. Oysa çocuklukta kalan bir şeydi, sonrasında hep gönlümü almaya çalıştı. Akabinde nişanlandık...

 

- Uzun süre nişanlı kaldınız sanırım?

- Dört yıl nişanlı kaldık. Lise sonuncu sınıftaydı nişanlandığımızda, hukuk fakültesi  sonuncu sınıftayken de evlendik. Apar topar oldu nişan da evlilik de. Nişan dediysem Aydın’dan bir yüzük gönderildi, biz de ona yüzük gönderdik.

 

- Ne aceleniz vardı da üniversitenin bitmesini beklemediniz?

 -Bir nişan merasimi filan olmadığı için hiç kimse nişanlı olduğuma, Recep’le gerçekten evleneceğime inanmıyordu. Babamdan beni isteyenler çıkıyordu. Köyümüze bir mühendis gelmişti nişanlı olduğumu bildiği halde peşimi bırakmaması bardağı taşıran son damla oldu. Babam haber yolladı “Camiye dahi gidemiyorum, yolumu kesiyorlar, hem beni hem de Meryem'i rahatsız ediyorlar, kızı kaçıracaklar gel ne yapıyorsan yap” diye. Apar topar evlendim. Ne gelinlik giydim ne ahım şahım bir tören oldu.

 

- Okul yolu beklediniz anlaşılan…

- Bir yıl ayrı kaldık. Tatilleri, okul boykotlarını fırsat bulup sık sık gelirdi. Aydın Valisi olduğunda bir gün beni oradaki bir parka götürdü, bir taşın üzerine oturdu; “bak” dedi “senden gelen nişan yüzüğünü burada taktım parmağıma”.

 

 KADIN OLDUĞUM İÇİN SİZİ CANLI GÖNDERECEĞİMİ ZANNETMEYİN

- Kalkandelen, kaymakam olarak ilk görev yerinizdi. Var mı o döneme ait unutamadığınız hatıralarınız

- Rize halkı biraz öfkeli ve hırçın bir yapıya sahiptir. Bir olay olduğu zaman bütün eş, dost akraba toplanıp ya kullankaymakamlığa ya da kaymakamın evine baskın yaparlardı. Recep ilk görev yerinde ciddi bir olay üzerine olaya karışan deli bir çocuğu içeriye attırınca önce tehdit sonrasında da evi bastılar. Recep bey onlarla bir arbade yaşayınca ben tabancayı aldım “hiç birinizi canlı göndermem buradan gidiyor musunuz gitmiyor musunuz, kadın olduğum için sizi canlı göndereceğimi zannetmeyin” diye karşılarına geçtim. Zaten bir erkeğin ailesi yumuşak olursa, eşi de ezilir, aile de mahvolur.

 

Benden önceki kaymakamın eşine neler yaptıklarını duymuştum. Sessiz kalsaydım daha ileriye götürebilirlerdi. Kalkandelen’den ayrılırken Recep beyin “Allahım ailemle birlikte canlı olarak buradan ayrılıyorum şükürler olsun sana” diye dua ettiğini biliyorum. Kısa süre kaldık ama çok sorunlu bir yerdi bizim için.

 

 KÖTÜ YERE GİDECEKSİN Kİ GÖREV YAPACAKSIN

 

- Kaymakamlık görevi sırasında çok yer değiştirdiniz, çoğunluk sürgün müydü?

- Hayır! Rize Kalkandelen’den sürgün olarak ayrıldık. Rize’de çay zamanı çok olay olur. Herkesin silahı vardı ancak ruhsat alma nedenleri gerçek değildi. Recep Bey bunu öğrendiği için ruhsat alımını durdurdu. Bunun üzerine Valiye çok baskı yaptı ahali ya sen gideceksin yo kaymakam diye. Biz bu baskılar üzerine Adana’ya gönderildik.

 

- Altı farklı yerde kaymakamlık yaptıktan sonra en son Akçakoca’ya geldiniz.

- Akçakoca'ya gelir gelmez ilçenin dar olan yolunu genişletmek istedi. Bunun için de fındık bahçelerinin bir kısmının yola gitmesi gerekiyordu, halkın tüm tepkilerine rağmen yolu yaptı. Kahveleri kütüphaneye çevirdi, halkı okumaya teşvik etti. Ekmek fırınları temizlendi, halk fırınlardan aldığı ekmekleri güvenle evlerine götürür oldu.

 

- Recep Bey yapacağı işlerle ilgili sizinle  istişare eder miydi?

Özellikle bana sormazdı ama yaptıklarını anlatırdı.

 

- Türkiye’nin en geç valisi olarak geçti tarihe, nasıl vali oldu?

- En önemli özelliği herşeyi devletten beklemezdi, halkla işbirliği halinde olurdu. Kendisini halka karşı sorumlu hissederdi. Asla kimseye tepeden bakmaz, işi yokuşa sürmez, “bugün git yarın gel”ci değildi. Yaptığı işler Ankara’da duyulup dikkat çekmeye başlayınca Özal’ın direktifi ile valiler kararnamesine alındı. 36 yaşında Türkiye’nin en genç valisi olarak Tokat’a tayin oldu.

 

YASAK SAYESİNDE BEN KOCAMA, ÇOCUKLAR DA BABASINA KAVUŞTU

- 4. Murat lakabı nasıl ortaya çıktı?

-  Yasaklardan dolayı halk bu lakabı taktı. Vali Bey hiç hoşlanmazdı bu lakaptan. Tokat’ta çok ciddi yasaklar getirdi tabii ki... Kahvehanelerde kağıt ve okey oynamayı yasakladı, içkili yerlerde kişi başına bir küçük şişe rakı veya 3 şişeden fazla bira içilmemesini şart koydu. Bunların hepsini zaten biliyorsunuz. Resmi dairelerde belli saat ve yerler dışında sigara cay ve kahve içmeyi yasakladı.

 

İçki sigara yasağından sonra kola içilmesine de yasak getirdi, kola yerine süt için kampanyası  başlattı. Oğlum Mehmet’le kolayı cok seviyorduk. Biz dahi çok zorlandık. Hatta dayanamayıp gizlice aldırdığım kolalarla Recep beye yakalanıp panikleyince epeyce bir  dalga konusu olmuştum.

 

- İçki ve sigara yasağını anladım da çay ve kahveye neden yasak getirdi?

- Bend e sorardım kendisine, ama getirdiği yasakların mutlaka bir mantıklı açıklaması olurdu. Beni ikna ediyordu. Düşünsenize bir odacı, bir memur ne kadar maaş alıyor, maaşının önemli bir kısmının çay kahve içimi ve ikramına gittiğini düşünüyordu ve gereksiz bir masraftı ona göre bu para ile çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını giderebilirdi.

 

Bu yasakları getiren birisiydi tamam, ama onun valilik yaptığı yerlere bakın halk hala hayırla yad ediyor. Yaptırdığı okullarda bir vali gibi değil şantiye şefi gibi çalışırdı.

 

- Peki valilik yaptığı yerlerde halk bu tür yasaklara nasıl tepki veriyordu?

- Kağıt oyunları ve okey yasaklayınca erkekler evlerine gitmeye başladı. Eşlerine ve çocuklarına zaman ayırdılar. Özellikle kadınlar bu yasaklardan çok memnun kalıyorlardı. Bir gün bir kadın telefon açtı “hanımefendi biz vali beyin ayağını yıkayıp suyunu içsek yeridir. Onun hakkını ödeyemeyiz. Bu yasaklarla biz kocalarımıza, cocuklarımız da babalarına kavuştu. Çocuklarımız hasta olurdu, neredeyse ölecek duruma gelirlerdi de kahvelerden kaldıramazdık kocalarımızı” dedi. Sık sık teşekkür telefonu gelirdi kadınlardan.

 

ÜSTSÜZLERE BİR HATA MI YAPTIK DA DEFTERİMİZİ DÜRDÜNÜZ

 

- Gelelim valiye yapılan şu meşhur “Aydın’da üssütsüzler var” uyarısına...

- İkisi de rahmetli oldu, Özal da Vali de… Tokat’tan Aydın'a tayinimiz çıktığında Özal, Recep beyi uyarmıştı, “Tokat'ta bu işler eli sopalı yapılabilir de Aydın’da üstsüzler var” diye. Vali bey de Özal’a “Ben işlerimi sopayla değil, halkla gönül bağı kurarak yapıyorum endişe etmeyin”  diye cevap vermişti.

 

kullanVali bey Aydın’da da doktorlara göz açtırmadı, fahiş ücretlerle hasta muayenesi yapılıyordu. Korkunç mal varlıkları vardı. Görümcem de doktor ama bir muayenehanesi bir de evi var. Kardeşini hep uyarırdı “bir fakirden para alırsın seni öldürürüm" diye. İyi hatırlıyorum midesinden rahatsız bir kadıncağıza bir doktor ameliyat olması gerektiğini söylemiş.

 

Ameliyattan da çok yüklü bir para istenmiş, parayı karşılayamayınca kolundaki bileziklerini almışlar. Kadıncağız köyüne döndükten sonra aynı şikayetler devam etmiş. Başka bir doktora gittiğinde aslında ameliyat olmadığını bir operasyon yapılmadığını öğrenmiş. Vali bey bu durumdan haberdar olunca tabii bütün özel muayenehaneler klinikler hastanelerle çok uğraştı haklı olarak. Doktorlarda vali beyle ilgili dedikodular çıkarttılar. Ankara’ya haksız yere şikayetler gitti. Erzincan’a tayinimiz çıkınca vali bey de “üstsüzlere karşı ne hata yaptım ki defterimi dürdünüz” dedi. Olay bundan ibaret…

 

- Turgut Özal'a ve Mesut Yılmaz'a kırgın mıydı?

- Allah rahmet eylesin, Özal’a bir kırgınlığı olmadı onu çok severdi. Ama Mesut Yılmaz’a çok kırgındı ve onunla görüşmezdi. Hemşehri oldukları halde yaptığı onca işe rağmen bir gün olsun övgüyle bahsetmemiştir Mesut Yılmaz. Deniz Baykal’la havaalanında karşılaştık bir yolculuğumuzda .Baykal bizi görünce yanımıza geldi “Sayın Valim Doğu böyle tanıtılır, sen yoluna devam et” gibi övgü dolu sözler sarfetti. Mesut Yılmaz döneminde hiçbir zaman iki güzel laf duymadık kendisinden.

 

TANTAN'LA GİRDİĞİ POLEMİK

 

- Sadettin Tantan’la da  bir polemikleri olmuştu..

- Tantan dönemine bazı emniyet müdürleri vali yapılınca  Recep bey “Polisten vali olmaz” diye tepki göstermişti.  Tantan da “ilkokul mezunundan dahi olur vali polisten niye olmuyormuş” diye karşılık vermişti. Recep Bey eğitime çok önem verirdi. Öyle oluyorsa o zaman niye insanlar okuyor, bunun emeğe eğitime karşı bir saygısızlık olduğunu dillendirmişti. Türkiye’de ilk kadın kaymakam olması için önayak olan kişidir. Kadınların söz sahibi olmasını önemserdi.

 

- Tantan’la karşılıklı olarak yüz yüze bir tartışma yaşadılar mı?

- O dönem aralarında ciddi bir tartışma yaşandı ama hiç karşılaşmadılar.

 

- Erzincan depreminde oradamıydınız?

- Vali bey Ankara'daydı ama ben oğlumla Erzincan'daydım. Vali bey olmayınca iş bana düştü. Enkazların kaldırılmasına bizzat kendim katıldım. Vali bey duyar duymaz geldi, eve dahi uğramadı, üç gün sonra araba ile geçerken gördük onu. Halkını çok düşünürdü,onların derdi onun derdiydi.

 

TERÖRÜ ENGELLEMENİN BİR YOLUDA KÖYLE İLÇE ARASINDA GEÇİŞİ SAĞLAMAKTI

 

- Ayşe Kulin’e ilham olup da roman yazdıran köprü hadisesine gelelim. Köprü yapma fikri nereden çıktı?

- Biliyorsunuz Başbağlar katliamı oldu. Kadın erkek çocuk toplayıp katletmişlerdi. Vali bey bu olaydan çok etkilendi, günlerce uyumadı. Rahmetli hiç ölü göremezdi ama bizzat cenazelerin defininde bulundu. Köye ulaşım sallarla yapılıyordu. Sallar oldukça yavaş aynı zamanda emniyetsiz bir ulaşım aracıydı. Ağır hastalar, doğum hastaları çoğu zaman doktora yetişemeden hayatlarını kaybediyorlardı. Jandarmayla bağlantı olmadığı için köylere polis jandarma gidemiyordu. 30 yıldır türlü engeller çıkartılmış bir türlü yapılamayan bir köprüydü. Recep bey köprü konusunda oldukça gayretli davrandı. Köylerle ilçe arasında bağlantı kurulunca terörde azaldı.

 

- Vali bey pekçok önemli işlere imza attı, sizin de faal çalışmalarınız var mıydı?

- Vali beyin yardımcısı gibi çalışırdım. Durum tespitlerinde bulunur valiye bildirirdim. Derneklerle birlikte yardım çalışmalarımız vardı. Ev ziyaretlerinde bulunur sıkıntılarını dinler ihtiyaçlarını tespit ederdim.

 

- Vali Bey spora düşkündü, siz de onunla beraber yapar mıydınız?

- Vali beyin spora düşkünlüğünü bilmeyen yok. Benim zaman zaman yamaç paraşütü, rafting gibi denemelerim olmuştur. Benimkisi daha çok valiyi gördüğüm zaman bir heveslenme diyelim...

 

 VALİ BEY KURALLARI DIŞARIDA KOYARDI, BEN DE EVDE

ŞİMDİ DÜŞÜNÜYORUM DA ÇOK SERT DAVRANMIŞIM: PİŞMANIM...                   

 

- Vali bey  sert kuralları, sıkı yasakları olan birisi olarak tanınıyordu, evde nasıldı?

- Tam tersi, evde kuralları ben koyardım, bana hiç karışmazdı. Hayatta hiç ceketini tutmadım, çorap giydirmedim. kullanZaten yaptırmazdı da. Her işini kendisi yapardı. Bir bardak suyunu bırakın beni, çocuklarından dahi istemezdi. Bazen  “niçin böyle yapıyorsun iste ben getireyim, kızın getirsin” diye kızardım, “siz de oturuyorsunuz bir bardak su için niye kaldırayımi” derdi. Böyle birisiydi, oldukça nazik ve kimseye asla yük olmak istemezdi. Vali bey kuralları dışarda koyardı ben de evde. Şimdi düşünüyorum da ona çok  sert davranmışım, şimdi çok pişmanım.

 

VALİ BEYİN KIZDIĞINI BURNUNDAN ANLARDIM

 

- Evde hiç mi sinirlenmezdi?

- Onu sinirlendirecek birşey olmazdı. Ama birşeye öfkelenmişse hemen anlardım. Gazeteciler sorardı “Kendisi birşey söylemeden Vali beyin kızdığını anlar mısınız” diye. Burnundan anlardım. Gündüz onu kızdıracak birşey olmuşsa kızmışsa burnu farklı görünürdü.

 

NE KADAR ÇALIŞTI İSE O KADAR CEZALANDIRILDI

 

- Merkez valiliğine alınınca üzüldünüz mü?

- Vali bey ne kadar çalıştıysa karşılığı cezalandırma oldu. Ondan ziyade ben çok üzüldüm. Recep bey, “bizim vicdanımız rahat, biz görevimizi yerine getirdik” diye beni teselli ederdi. Noldu Mesut Yılmaz mı var ortalıkta  Sadettin Tantan mı? Kim var hani neredeler?

 

- Hangi iktidar döneminde daha rahat çalıştınız?

- Özal ve Demirel çok severdi. Demirel başbakan olduğu dönemde bizzat kendisi arardı, sekreterine filan aratmazdı. AK Parti iktidarını değerlendirecek durumda olmadık zaten.

 

SEVDİĞİNİ KAYBETMEK ÇOK ZORMUŞ

 

- Evin her köşesinde  Recep Beyin resimleri var, üzmüyor mu sizi?

- Onu çok özlüyorum, görmeden duramıyorum, bu resimlerle yaşıyorum. Kızlarım da kızıyorlar bir kısmını kaldıralım diye, ama ancak böyle teselli oluyorum.

 

- Yalnız mı yaşıyorsunuz?

- Kızlarım evli. Ben oğlumla yaşıyorum. Recep bey hayattayken asla evde yalnız kalamazdım şimdi alıştım artık. Ya da onu hep yanımda hissettiğim için yalnız olmadığımı düşünüyorum. Onu kaybettikten sonra çok rüya görmeye başladım. Bazan uyku esnasında konuşurken sesim çok çıkıyor galiba oğlum uyandırıyor. Rüyalarımda görüyorum, evde benimle beraber olduğunu hissediyorum.İki üç gün once sabah ayak sesi duydum,karyolamanın sallandığını duydum ve uyandım. Mehmet zannettim ama Mehmet çoktan gitmişti. Her akşam okuyorum, söyleniyorum, alıyorum uyku hapımı öyle uyuyorum. Çok zormuş insanın sevdiği birisini kaybetmesi. Çok çekti, yorgun gitti hayattan.

 

Kaynak: idealhahaber.com

YORUM YAZ

Güvenlik Kodu
Lütfen Dikkat Lütfen Dikkat: Bu sitedeki içeriklere yapılan yorum ve düşünceler tamamıyla yorum sahiplerine aittir. Küfür, hakaret, ırkçılık, siyasi, spam, ticari reklam vb. içerikli yorumlar yayınlanmaz, bu yorumları yapan kişiler sistem tarafından yasaklanır.
Bursa Web Tasarım